Rahşan Tekşen

ANA SAYFA  »  RÖPORTAJLAR   »  Rahşan Tekşen/Karabatak Dergisi-Pojektör

Rahşan Tekşen/Karabatak Dergisi-Pojektör

Karabatak Dergisi-Projektör
Karabatak Dergisi-Projektör

Rahşan Tekşen
Rahşan Tekşen

O GÜVERCİN SÜRÜLERİNE ŞAHİT OLMAK İSTERDİM

İstanbul sizi nasıl ele geçirdi?

Tesadüf zannettiğimiz veya “Haydi!” sesine uyup plansızca yaşayıverdiğimiz bir an sebebiyle makas değiştirebiliyoruz. Vardığımız menzil elimizdeki adresi tutmadığında, aslında her şeyin o mezkûr anda değişmeye başladığını anlıyoruz. Benim hikâyemdeki o an, Kapalı Çarşı’da babamla kol kola yürürken başladı. Sana bir yer göstereceğim, deyip birlikte Cevahir Bedesten’e girdiğimiz gün... Camekânların arkasındaki eşyalar o kadar güzellerdi ki daha ilk dakikalarda beni eteklerimden tutup çekiştirmeye başladılar. Hiçbirinin adını bilmiyordum. Hangi çocuğu sevmek için adını bilmeye gerek var ki? Eşya, o gün bir boyut kazandı benim ruhumda. Bir yanda çini gülabdanlar, menevişli kirdenlikler, tombak kuburlar; öte yanda plastik kolonya şişeleri, naylon poşetler ve alüminyum taslar… Meğer insan ruhunun bir aksiymiş eşya. O gün Bedesten’de beni asıl etkileyen şey sadece o eşyaların güzelliği değil, onları vücuda getiren ruhların güzelliğiymiş. Onları burada yapan, burada kullanan ve yine buraya emanet eden insanların feyzi… Bedesten’in kubbeleri bir gömü saklıyordu altında. O kubbeler ve onlardan binlercesi İstanbul’daydı ve ben bu şehirdeydim. İşte o kubbelerin altındaki hazineleri keşfetme sevdası gönlüme düştüğü gün İstanbul beni ele geçirmiş.

Şehre bakınca bugünü mü daha çok görüyorsunuz geçmişi mi?

Bir kutu boncuğun içine bir elmas konsa ve “Bu kutuda ne görüyorsun?” diye sorulsa, sadece kapağı kaldırmakla yetinen kimse, boncuk görüyorum, der. Fakat ezbere hareket etmek istemeyen ve biraz rahatına kıyan kimse, bütün boncukları yere döküp elması arar ve bulduğunda, burada bir elmas görüyorum, der. Elmas gördüğümüzü söylemek, onun gerçek kıymetini takdir etmeyi bilmediğimiz için büyük bir iddia olur. Ancak onun varlığından haberimiz var, bizim tesellimiz de bu.

Bir mekânı kaleme alırken hangi yönünü daha çok öne çıkarmaya çalışıyorsunuz?

O mekânın mimarîsini, nasıl bir sanat eserini olduğunu, kimin tarafından yapıldığını, hangi çilelerle vücuda geldiğini, nelere mal olduğunu, hatta İstanbul’un neresinde olduğunu değil tabii ki. Niçin İstanbul’da olduğunu…  Eğer bundan maksat hâsıl olabilirse, bir tek sebille bin tanesinin adresi verilmiş olur. Eğer bundan maksat hâsıl olursa, İstanbul’da bir tane Süleymaniye’nin olmadığı anlatılmış olur.

Deneme türünün sizi cezbeden yanı nedir?

Bir güzelliği, bir ayrıntıyı alıp onu istediğim kadar genişletebilmek. Bence en cazip yönü bu. O ayrıntının yanında istediğim kadar eğleşebiliyorum. Tabii onu usandırmadan, onun mahrem sınırlarını zorlamadan… Deneme, kendimi kasmadan misafirliğin tadını çıkarmama izin veren en gönlü geniş ev sahibi. Kendi kendime konuşmamı yadırgamadığı gibi ille onun yanına oturup büyük cümlelerle kendisine bir şeyler anlatmamı beklemiyor. Belki de böyle davransam bana kapıyı gösterir. Hatta gaflete düşüp bana inanması için yeminler etmeye başlasam, ebediyen yüzümü görmek istemez. Çünkü anlattığım her şeye inanmaya hazır, yeter ki samimi olayım.

Başka şehirlere de ses olmak ister misiniz ve hangilerine?

Bütün İslam şehirlerine ses olmak isterdim; Bosna, Şam, Bağdat, Buhara, Taşkent… En çok da Mekke, Medine ve Kudüs’e. Çünkü hiçbirini bir diğerinden ayıramayız. Üsküp demek Semerkant demektir. San’a demek Kurtuba, Mekke demek İstanbul… Peki bugün İstanbul ne demektir? Vefa’dan Bağdat’a sıçrayan bir şehir mi? Ataşehir’deki gökdelenlerin arasında yolunu ve kendini kaybeden bir kent mi? Şehrin imarı görüş mesafemizi kapattığı gibi coğrafyamızı da daraltıyor. Tahayyülümüzü daraltıyor, ufkumuzu kapatıyor, karabasan gibi üzerimize çöküyor. Gün geliyor, kendi sesimiz bile çıkmıyor. Belki İstanbul değil, Fatih değil ama bir Dülgerzade Camii, bir Hekimoğlu Ali Paşa Sebili bizi kâbustan uyandırıp kendimize getiriyor. Bir de bakıyoruz ki yine onlar bize ses, soluk olmuş.

Haftanızın kaç saatini kütüphanelere ayırıyorsunuz?

Olmam gereken yerlerden ve yapmam gereken işlerden her kurtulduğumda. Tabiî kurtulmayı bekleyerek vakit kaybetmeden. Esaretin Bedeli filmindeki mahkûm Andy’nin gecelerini feda ederek küçücük bir heykeltıraş bıçkısıyla kendisine bir tünel açması gibi ben de kütüphaneye gidebilmek için kendime göre bir takım fedakârlıklar yapıp sabırla tünelimi kazıyorum. Bir kütüphane salonunda, masa başında geçen saatlerin hesabını gerçekten bilmiyorum. “İnsan sevdiğine hediye götürürken sayar mı?” demişti biri. Tıpkı onun gibi…

Büyülendiğiniz ama kullanmaya fırsat bulamadığınız malzemeler çıkıyor mu karşınıza?

Aslında büyülendiğimizi iddia ettiğimiz her malzeme eriyik halinde de olsa yazılara yansıyor. Bazen bir paragrafın altında bir beyit yatıyor, bir mezar taşındaki nakış bir başlığa ilham oluyor, bir gravür onlarca cümleyi itekliyor... Bunu sadece yazan kişi biliyor tabii. Çarşıdan kahve aldığımızda, henüz onu içmemiş olsak bile çantamıza kokusunun sinmesi gibi. Bu yüzden nerede kıymetli bir malzeme, kıymetli bilgi varsa bir koleksiyoncu titizliğiyle onları toplamak gerek. Varsın kenarda dursunlar. Kaybolup gitmezler. Bilakis zihnin bir köşesinde her an çağrılmayı bekleyen hazır kıta erler gibi dururlar.

Mekânları ele aldığınızda ihtişamlı günlerine götürüyorsunuz okurlarınızı. Bugün terk edilmiş bir bahçe haline gelmiş çoğu. Bu üzüntüyü nasıl atlatabiliyorsunuz?

Terk edilmiş o bahçenin kıyısında köşesinde yeşermeye çalışan çiçekler hâlâ var. Emek verilse hayata dönecek ihtişamlı ağaçların kökleri hâlâ dipdiri. Mübalağalı bir teşbih olacak belki ama enkazın altından hâlâ sesler geliyor. Bu durumda, bu üzüntüyü yaşamaya ayıracağımız vakti, onları gün yüzüne çıkarmak ve onların yaralarını sarmak için kullanmaya çalışmak belki de en doğrusu. Kırk Bir Kere İstanbul’un derdi de söylemeye çalıştığı da bundan ibaret.

“Kırk Bir Kere İstanbul” dediniz. İstanbul’un nazar boncuğu ne zaman hazır olur?

Allah izin verirse bu sene. Çok şükür, artık kara görünüyor. Buradan bakınca, göze küçük geliyor mesafe. İki kulaç daha atsak kıyıya çıkıverecekmişiz gibi. Fakat su derin, dalgalı ve sabır istiyor. Önce gayrete, sonra duaya muhtacız.

Zamanda yolculuk yapma şansınız olsa hangi mekânın inşasına tanıklık etmek isterdiniz?

Hiç tereddütsüz Süleymaniye veya Beyazıt Külliyesi olurdu. Çünkü Tanpınar’ın dediği gibi gerçek Bizans, Fatih ile Beyazıt külliyelerinin, İstanbul’un iki tepesine bir fecirden ardı ardına boşanmış güvercin sürüleri gibi beyaz ve yumuşak kondukları zaman yıkıldı. Ben de o güvercin sürülerine şahit olmak isterdim. Kanat seslerinden bile ürken Bizans’ın dudaklarını kemire kemire kendini yiyip bitirdiğine; İstanbul’un en mutlu, en ihtişamlı yıllarına şahit olmak…

(Karabatak Dergisi, 44. sayı)

RÖPORTAJLAR KATEGORİSİNDEN...

prof-dr-mustafa-s-kacalin-44747

Prof. Dr. Mustafa S. Kaçalin

Bir kültürde önce musiki ölür. İnsanlar kendi musikisinden zevk almıyorsa, bitmiştir. Yapacak bir şey yok. Ondan sonra mecazlar ölür. Yani sen bir nükte yaparsın, anlamaz, dur ben onu bir düzelteyim, der. Bitti! Yandı gülüm keten helva… Musiki ölür, mecazlar ölür, en son dil ölür. Şimdi Türkçede mecazların ölümünü yaşıyoruz. Mecazlar yok. Musiki zaten yok. Düğünde La Comparsita’yla dans ediliyor. Mesela gelin damat, salona rast peşrevle girmiyor. Harmandalı Zeybeği’nden zevk alınmıyor. Bu şimdi çok köylü kalır, deniyor. Herkes yer, içer, ıkınır, tıkınır, en sonunda Harmandalı türküsünü de söyleyebilirsin. Musiki ölmedi mi? Musiki öldü. Ama bin yıllık tarihimiz var diye hamaset yapıyoruz, o ayrı. Musiki yaşayacak. Türk musikisi yaşayacak. Ya türküyü seveceksin ya şarkıyı seveceksin ya ninniyi seveceksin. Başka yolu yok.

DETAY...

kanuni-bekir-reha-sagbas-47488

Kanunî Bekir Reha Sağbaş

Bakmak ile görmek arasındaki fark, duymakla dinlemek arasında da var. Bu durumda televizyon neyi kaldırdı ortadan? Müzik dinlemenin sihrini...TRT’nin kurulduğu ilk yıllardan; daha birinci kanaldan bahsediyorum. Çok uzun sürmeden ikinci kanal açıldı ki TRT’nin ilk programlarında ben de vardım.

DETAY...

prof-dr-nurhan-atasoy-76486

Prof. Dr. Nurhan Atasoy

Herhangi bir insanın işini sevmesini aşkın bir şey öğrendik sizin hakkınızda. Fotoğraf makinesi almak için babanızdan kalan evi satmışsınız, doğru mu bu? Evet, sattım doğru. Bir daire sattım, o zaman Bostancı’da idik. Üniversite kütüphanesinde Abdülhamid albümleri vardır. Dokuz yüz albüm var orada. Otuz beş bin, otuz altı bine yakın fotoğraf var o albümlerin içinde.

DETAY...

udi-necati-celik-88490

Ûdî Necati Çelik

Talebe ne kadar yükselirse hoca o kadar yükselir, demiştiniz. Buradan yola çıkacak olursak hoca-talebe ilişkisini geçmişten bugüne değerlendirmenizi istesek, neler söylersiniz? Bize öyle öğrettiler. Hoca, talebenin başının üzerindedir. Talebe yükselirse, hoca da yükselir. Hocalık çok vebal isteyen bir iş. Benim burada söylediğim bir söz, doğru ya da yanlış, mutlaka yerini buluyor. Yanlış bir söz söylediğin zaman, bir çocuğun yanlış bir şey öğrenmesine sebep oluyorsun.

DETAY...

2021. Copyright © Rahşan Tekşen.

Avinga | XML