Rahşan Tekşen

ANA SAYFA  »  KEŞKÜL  »  YAZILAR   »  Ilgıncığın Özü Olmaz, Deli Kızın Sözü Olmaz

Ilgıncığın Özü Olmaz, Deli Kızın Sözü Olmaz

Kültür Bakanlığı Yayıncılık
Kültür Bakanlığı Yayıncılık

Ilgıncığın Özü Olmaz, Deli Kızın Sözü Olmaz

Sargısından açılıp yayılan, yayıldıkça genişleyen bir halı gibi serildi bozkır ayaklarının altına. Dağlar önünü kesmese yoluna devam edip gidecekti. Rengiyle yakuta rakip çıkan it burunları, sevilip sevilmediğini bilmek isteyenlere beyaz taç yapraklarıyla hakikati söyleyen babasalar, el ayası gibi açılıp parmak uçlarından uyku dağıtan gavurgalar, bir ayna bulsa kendini seyretmeye doymayacak navrıs çiçekleri, minik yaprakların arasından başlarını uzatıp fark edilmeyi bekleyen kızılcıklar, kuruyan kabukları birbirine değdikçe hışırdayan iğdeler bu koca halının üzerinde oynayan çocuklar gibi şenlik getiriyordu bozkıra. Kar erir erimez baharın müjdesini ilk veren olmak için koşarak gelen beyaz darılcanlar, göçmen kuşlara özenip gitmişti. Vakti gelince yine döneceklerdi belli ki.

Mükellef bir sofraya oturmuş, kusur arayan misafir görgüsüzlüğüyle ağaçların azlığına şaştı bunca güzelliğe rağmen. Rüzgârla ormanın, yıllar sonra birbirine kavuşmuş iki arkadaş gibi sabaha kadar konuşa konuşa bitiremedikleri, ertesi gün kaldıkları yerden aynı iştahla devam ettikleri o doyumsuz sohbetin yerini ne doldurur, diye sordu kendi kendine. Fakat çok geçmeden gördü ki tabiatla bu kasaba arasında, susarak anlaşan iki dostun ezelî yakınlığı var. Bozkırın gerdanına inci gibi dizilen koyun sürüleri, bu iki dostun muhabbet bağında yeşeren otları yiyerek besleniyor. Gördü ki mutluluk, onların sütü ve peyniriyle büyüyen çocuklara da geçiyor. Bu yüzden hiç terk etmiyor yüzlerini gülücükleri.

Yaylaları kendi evleri belleyip öylece seven çobanları fark etti sonra. Sığır kuyruklarının üzerinde dünyanın en lezzetli çayını demleyip yoldan geçen herhangi birine ikram edebilmek için kentlilere anlamını bilmedikleri yabancı bir kelime kadar uzak gelen ısrarlarını ve cesaretlerini, demek bu mutluluktan alıyorlardı onlar da. Kasabanın en eski köylerinden biri olan Çobankaya’da, eski adıyla Şuhut’ta, böyle misafirperver bir çobana rastladı. Dediğini yaptırmak için türlü numaralara başvuran ve nihayet amacına ulaşan bir çocuk sevinciyle bardakları tek tek toprağın üzerine dizişini ve çayları dolduruşunu izledi hayranlıkla. Hayranlıkla izledi, çünkü alelade zannedilen bu işleri, kurulu bir düzeninin olmadığı o yayla şartlarında, öyle canı gönülden yapıyordu ki uzattığı her bardak, mektep kitaplarında defalarca rastladığı çam sakızı çoban armağanı sözünün membaından doldurulan bir testiye dönüyordu.

Kirpi otları, çırasıydı çobanın. Kıvırcık bir saç gibi olabildiğince gür, bir önceki seneden kalan yıldız şeklindeki filizleriyle müzeyyen, siyah bir dikendi aslında. Tutuşturulunca ıslık çalarak çıkardığı yeşil bir alevi ve samanımsı bir kokusu vardı. Yün yastığa başını gömmüş uykuya dalan bir insan gibi rahatına diyecek yoktu üzerindeki isli demliğin. Keyfine de diyecek yoktu, misafirlerini boş göndermediği için mutluluğu yüzünden okunan çobanın. Güneşin kavurup kuruttuğu ve yol yol iz bıraktığı o yüz, bozkırınkine o kadar benziyordu ki ikisini yan yana gören herkes, onları kardeş zannederdi.

Fışkı da köylü kadınların çırasıydı, bunu da heyecan duyarak öğrendi. Aslında çırası değil, kelimenin tam anlamıyla odunu demek lazımdı. Fakat değme odunlarda olmayan bir mahareti vardı fışkının: Ekmeği en iyi o pişirir, en özlü o yapardı. Kurutulmuş koyun pisliği demek, istihfafla bahsetmek olurdu ondan. Zira köylülerin dilinde, vefat ettikten sonra bile bileğinin gücü ve pişirdiği ekmeklerin lezzetiyle namı yaşayan maharetli bir kadın gibi anılıyordu adı. Küçük bir köy odasında, bu maharetli kadının pişirdiği ekmekler bekliyordu onu.

Kerpiç sıvalı odanın alçak kapısından başını eğerek girdiğinde, tandırın yanında üç kadın gördü. Koyun yününden diktikleri minderlerin üzerine oturmuş, belki de haftalık ekmeklerini yapıyorlardı. İki kadının elinde, bir ileri bir geri gidip gelen oklavalar, hamuru çarşaf gibi açıyor ve hamur büyüdükçe, ahşap sofranın kenarlarından ince bir tül gibi sarkıyordu. Tandırın başındaki kadın, yanaklarına vuran alevin sıcaklığından hiç şikâyet etmeden görüyordu işini. Ekmeğin yanmasıyla çiğ kalması arasındaki o hassas miyarı ve ne kadar fışkı yakacağını iyice ezber ettiğinden, elleri zihninden ayrı çalışıyordu. Hem gülüp sohbet ediyor hem de sacın üzerinde kabararak sızlanmaya başlayan ekmeği, anında bişirgeciyle ters düz edip çiğliğini terbiye ediyordu. Kıvamına gelen ekmeği, sızlanmasının bitmesinden anlıyor ve onu sacın üzerinden alıp dumanı tüte tüte sofranın üzerine seriyordu. Besmelenin bereketi ise yedikçe eksilmeyen ekmeklerin üzerinde bir nişan gibi parlıyordu.

Anaların kızlarını eğittiği mektepti tandır başı. Elleri alışsın diye verdikleri oklavadan çıkan eğri büğrü çevrintilere methiyeler düzüyor; üzerlerine is kokusu sinmiş evlatlarını öpe koklaya büyütüyorlardı. Saklambaç oynamaya bayılan tavukların yumurtalarını bulmaya çocuklar koşuyordu herkesten evvel. Samanların arasına, otların dibine, kapı arkalarına saklanan yumurtaları buldukça; babasından bayram harçlığı alan kentli bir çocuktan daha fazla mutlu oluyor; onlar köyün içinde bir o yana bir bu yana koşarken, yavru köpekler ayaklarının altında cevirdiyor, tavuklar onların çanaklarını dıkkalıyordu. Babalarıyla anaları arasında yahut analarıyla neneleri arasında bir geçimsizlik sezmişlerse, rüyalarında her şeyin hallolduğunu görüp bunu hayra yoruyor ve ertesi gün fıyyık çalarak eşeklerin peşinden sekmeye devam ediyorlardı.

Büyüğüyle küçüğüyle, herkes bir hikâye kahramanına benziyordu bu köylerde. Yakın zamanda okuduğu bir kitaptan defterine naklettiği şu cümleyi hatırladı: “Sağlam ruhlu, kendi başına yaşamaktan hoşlanan, dışarıdan gösterişsiz, içten zengindir Orta Anadolu insanı.” Tam da böyleydi Ilgın’daki insanlar. Bu tespitin sıhhatini bizzat tecrübe ederek yaşamak, ne büyük talihti onun için! Büyük şehirlerde kaybolan insanlığın, bu küçük ilçede, oraya buraya saklanan yumurtalar gibi her an insanın karşısına çıkması ne büyük zenginlik! Öteden beri uzun ve büyük bir burgu gibi karanlıkları delip geçen trenlerin, çocukların hayal dünyalarına uzanışları ve bir gün onları, sabahları ötüp kaybolan kekliklerin, akşamları görünüp saklanan dirilliklerin yuvalarına götüreceklerine dair vaatlerde bulunmaları başka bir zenginlik! Hele bir zamanlar genç kızların maniler yakarak tarlalarda pancar söktüklerini anlatan hikâyeleri dinlemek ve maziye kulağını dayayıp onların seslerini duymak: Mani demeye geldim/Kaymak yemeye geldim/Kaymak yemek bahane/Seni görmeye geldim.

Bugün ise traktörler sırtlarını kaşıdıkça rahatlayan tarlaların hoşnut hali ve küçük taş parçalarına benzeyen şeker pancarı köklerinin, kendilerini almaya gelecek kamyonları, birbirilerini ezerek bekleyişleri, ne güzel anlatıyordu toprağın insana küsmediğini! İçinde, ümitle beslenen kuvvetli bir heyecan hissetti o an. Arkasına bir şey saklamış, sürpriz yapmaya hazırlanan bir arkadaş gibi görmeye başladı kerpiç evleri. Kim bilir, arkalarına sakladıkları ellerinde, baba yadigârı hangi kıymetli eşyayı izhar etmek için bekliyorlardı: Tırıl çuvallar, bıçkır namazlağlar, koçboynuzu yaygılar, terke heybeler, cenaze sargıları… Renkleri kadar isimleri de efsunkâr olan bu eşyaları görebilmeyi, onlara dokunabilmeyi o kadar arzuladı ki oyunbozanlık yapıp evlerden birinin elini yakalayacak ve sakladığı şeyi kapıp kaçacak oldu. Ama tuttu kendini.

Bulcuk’taki evler de en az diğer köylerdeki evler kadar aklını çeliyordu onun. Hele yolun kenarına çekilmiş, büyükçe bir kesme şekere benzeyen o gül kurusu metruk ev, ne kadar işmar etti ona, gelsin içeri diye! Gelsin de eski günleri birlikte yad etsinler... Fakat yapamadı, yoluna devam etmek zorunda kaldı. İşte o zaman, ağlayan bir çocuğa sırtını dönmüş gibi hissetti kendini. Arkasına dönüp defalarca el salladı gönlünü almak için. Aynı köyde başka bir eve rastladı. Duvarında kocaman harflerle nizamsız bir satıra “Olmasa da bende lüks bir yaşam/Bendeki baba kimsede yok paşam” yazıyordu. Büyük şehirlerdeki grafitiler geldi gözünün önüne. Cami duvarından eczane kepengine, köprü ayağından tünel başlarına kadar olur olmaz her yere çizilen o korkunç resimlerin ve yazıların yanında yine de sevimli geldi bu cümle ona. En azından duvar da yazanındı, ev de…

Eski bir hamama rastladı Bulcuk’ta. Kubbesi çökmüş, duvarlarının çoğu yıkılmış, üzerinde otlar bitmiş ve içine çer çöp dolmuş bir Bizans hamamı. Zaman, üzerini silmek için ne kadar uğraşsa da hala okunabilen bir cümle gibiydi hamam; tütekleri, kapıları ve içindeki bölmeleri, vaktiyle ne iş gördüğünü anlatıyordu. Köy içindeki kadim mezarlık, her şeyden daha etkileyiciydi onun için. Bir savaş sonrası oraya buraya saçılmış insan bedenleri gibi dağınık, kırık dökük ve yarı toprağa batmış mezar taşlarının hiçbirinde isim yoktu. Hiçbir kabrin etrafı çevrelenmemişti. Birkaçına resmedilen servi ağacı dışında, hiçbirinin üzerinde en ufak bir nakış yoktu. Ölüm, ebkem bir insan gibi sessiz sedasız oturuyordu bu köyde.

Bir şehir en büyük zenginliğini mazisinden alır. Onu nesiller önünde yaşattıkça zengindir.” diye defterine kaydettiği başka bir cümleyi hatırladı sonra. Şehrin maziye açılan pencereleriydi buradaki izler. O pencerenin ardındaki hayatı solumadıkça, havasız bırakılan bir eve dönerdi her şehir. Tertemizdi Ilgın’ın havası, çünkü maziye açılan yüzlerce penceresi vardı ve içeriye ifil ifil tarih esiyordu. Konya’nın vaktiyle bir payitaht olması bunda müessirdir belki, diye düşündü. Belki de onun için bu kadar doluydu köşe bucağı. Defterine iktibas ettiği şöyle bir cümleyi daha hatırladı bu arada: “Bir başkent daima başkenttir. Ne kadar susturulursa susturulsun yine konuşur.” Belki de bunun için hiç susmamıştı Konya. Belki de bunun için susmamayı öğretmişti bütün ilçelerine ve köylerine.

Sungur Bey Türbesi, Ilgın’daki pencerelerden biriydi. Kepeneğini sırtına geçirmiş, yüksekçe bir araziden Ilgın Ovası’nı seyreden ihtiyar bir çoban gibi görünüyordu uzaktan. Kubbesi başına, kare şeklinde örülen duvarları da gövdesine benziyordu. Kapısında kilit olmadığı gibi gelen gideni de yoktu.

Aynı yalnızlıkta başka bir kümbet daha vardı Ilgın’da: Saadettin İsa Türbesi, namı diğer Şeyh Bedreddin İsa Türbesi. Çarşının içinde olmasına rağmen çimenlik bir araziyi tek başına bekliyordu o da. Ev haliyle dışarıdaki hali birbirine hiç benzemeyen insanlar gibi dışarıdan bakınca görünen sivri külahı, içeriye girince yuvarlak bir kubbeye dönüyordu. Selçuklu yapılarının pencere ve kapı alınlıklarındaki küçük şemseler, yıldızlar, su yolları ve oymalı çıkıntılar bu türbede de vardı. Kapısının üzerindeki sülüs kitabe, türbe hakkında bilgi vermese bile, konuştukça şivesiyle nereli olduğunu ele veren insanlar gibi üzerindeki tüm bu unsurlar, onun bir Selçuklu eseri olduğunu söyleyip duruyordu zaten.

Ardına kadar açık bırakılan kapıya gelip içeri baktığında ilk hissettiği şey, sahipleri taşınmış boş bir evin sessizliği ve yalnızlığı oldu. Oraya buraya dökülen kumlar ve taşlar, taşınma sonrasında ortalıkta bırakılan çiviler, naylonlar, kartonlar gibi göründü gözüne. Yeniden birileri taşınsa, eski haline hemen kavuşacak ve bir yuva sıcaklığına hemen dönecek kadar düzgündü eli yüzü. Fakat bu haliyle bırakıldığında, pencere nişlerinden birine kaldırılan, nereye ait olduğunu kendisinin bile bilmediği, üstelik üzerinde lafzatullah yazan taş parçası da geride bırakılmış bir çerçeve gibi asıl yerini bulmadan kaybolup gidecekti.

Türbenin alt katına indiğinde, coğrafya değiştirdi sanki. Ancak eğilerek durabileceği kadar alçak ve daracık bir odadan ibaretti burası. Sonradan yapılmış ya da sonrakilerin zevksizliğinden fazlaca nasibini almış, üzeri beyaz kireç sıvalı bir sanduka vardı içeride. Sandukanın başında ise doksanlık bir ihtiyara blucin giydirmek kadar abes, püsküllü bir fes… Beyaz çarşafa dolanmış suni hayaletler kadar ürkütücü olan bu manzaraya daha fazla tahammül edemeyip dışarı çıktı ve soluğu, Ilgın’ın neredeyse on üç kilometre doğusundaki Çetmi Kalesi’nde aldı.

Çıktıkça insanın kalbini gümbür gümbür çarptıran bir yokuşu vardı Kale’nin. Surlarının çoğu yıkılmış, geriye altı yedi sıralık duvarları kalmıştı. Bu haliyle bile çok heybetli görünüyordu kale. Çünkü her bir taş, kim bilir kaç ton gelirdi tartılabilse. Eli boş çıkarken bile insanı nefes nefese bırakan bu tepeye, bu koca kayaları nasıl çıkardılar acaba, diye düşündü. Nasıl dizdiler onları üst üste? Usta bir marangozun elinden çıkmış tahtalar gibi kimler şekil verdi bunca kayaya? Üstelik her biri bir insan boyuna yakın olan bu kayalardan basamaklar dizmiş ve adına Kral Yolu demişlerdi. Bu kayalar merdiven, bu merdivenin adı da Kral Yolu olduğuna göre, bu yoldan kaleye çıkan kralların, masallarda okuduğu devlere benzediğini hayal etti ister istemez ve o dev kralların üç adımda aşağıya inip Ilgın’ı titreterek yürüdüklerini…

Çobankaya’ya da gelmiş olmalı bu krallar diye düşündü bir hafiye tecessüsüyle. Ya onlar ya da ataları… Çünkü buradaki Yalburt Su Anıtı’nı yapan da Karaköy’e Çetmi Kalesi’ni diken de Hititlerdi rivayete göre. Bu iki yapı arasındaki akrabalığı çözmesi için Yalburt Su Anıtı’nın yıkık dökük duvarlarındaki hiyeroglif yazıları okuması gerekiyordu evvela. Harflerden çok eşyalara benziyordu buradaki yazılar; çapa, anahtar, çekiç, tekerlek, çatal, terlik… Okuyamayacak ne vardı bunları! Biz de sizler gibi birer insandık, diyorlardı besbelli; yedik, içtik, savaştık, çalıştık, evlendik, kazandık, kaybettik ve öldük. Siz de öleceksiniz. Su havuzunun bugünkü hali de söylediklerine tercüman oluyordu aslında.

Her harabenin bir efsanesi olduğu gibi Yalburt’un da yılanlı bir efsanesi vardı. Rivayete göre bu harabe etrafında bir hazine medfundu ve mezkûr yılan, o hazineyi korumakla mükellefti. Gece olup herkes elini ayağını çektiğinde yılan da su içmeye çıkmak için hazırlanıyor ve bu sırada tencerelere, tavalara çarptığı için korkunç sesler çıkarıyordu. Toprağın altından gelen bu sesleri duyanlardan kimileri onları yılana atfediyor kimileri de şerre işaret sayıp yorum bile yapmıyordu. Bu efsaneyi duyduğunda yine defterini açıp vaktiyle bir kitaptan alıntı yaptığı şu cümlelerin ne kadar isabetli olduğunu ve geceyle insan arasındaki münasebeti ne güzel açıkladığını bir kez daha tazeledi hafızasında: “Gece, her çeşit kuruntunun kafatasımızın kovuklarından çıkıp hakikat çehreleri takınarak, sürü sürü ortaya dağıldıkları, yeri ve göğü tuttukları saattir. Uyku, geceye bir panzehir gibi tesir etmese, insan, karanlıklar içinde göreceği ve duyacağı şeylerle kolayca aklını oynatabilir. Uykusu kaçmış bir adam, oturduğu odanın penceresinden kendi bahçesine bile bakamaz; çitlerin genişlediğini, demirlerin, taşların, ağaçların, çiçeklerin en akla gelmez şekillere girerek bir şeyler fısıldaşmakta olduklarını tüyleri ürpererek görür.

Bir menkıbe de Dediği Sultan Türbesi için anlatılıyordu. Rivayete göre Ahmed Yesevî neslinden gelen Dediği Sultan, şeyhinin attığı asanın peşine düşmüş ve onu Ilgın’ın Beykonak Köyü’nde bulmuştu. Onun için gelmişti ta buralara dervişlerini peşine takarak. Köyün en havadar yerine yapılmıştı tekke. Sakin ve huzurlu… Gelinciklerin kırmızı yapraklarını düşürmemek için rüzgâr bile usul usul geçiyordu yanlarından. Onların bu halini görünce, rüzgârın edebine gıpta etti o an. Usulca hazireye girip dizlerinin üzerine çöktü ve bir mezar taşının celî harfleri üzerinde gezdirdi parmaklarını. Bu temas onu o kadar heyecanlandırdı ki mezarda yatan zat her kimse, şimdi kalkmış gözlerinin içine bakıyor ve kendisiyle musafaha ediyor gibi hissettirdi ona. Giriş kapısının üzerindeki mermere kazınan iki tavus kuşu kımıldamaya başladı o sıra. Ne zaman içeri gireceksin, der gibi. İşte o zaman fark etti kitabeyi. Emera bi-imâreti haze’l-mescidi diye başlıyor ve bu mescidi yaptıranın, Sultan Kılıç Arslan’ın azatlı cariyesi Sanavber Hatun olduğunu söylüyordu. Palamutlarını olduğu gibi yere dökmüş ulu meşe ağacının gölgesine oturup bir Selçuklu hatunuyla aynı bozkırı seyretmenin ve aynı eşikte oturmanın onurunu yaşadı bir süre. Lezzetli bir yemekten sonra damakta kalan tadı, hafızanın ister istemez özel bir yere kaydetmesi gibi o da burada geçirdiği dakikaların tadını kalbinin çok özel bir yerine kaydetti.

Kaç medeniyetin nabzı atıyordu hala Ilgın’da. Bir yanda Hititler’den kalma Yalburt Su Anıtı, diğer yanda Osmanlı’nın muazzam eseri Lala Mustafa Paşa Külliyesi. Yine bir kitapta okumuştu ki “Hatıralar ve tarih yalnızca kitaplarda yaşıyorsa o şehir kendi zamanlarını kaybetmiş demekti. Çünkü asıl canlı hatıralar, zamanla kutsîlik kazanmış, tılsımın usta eli dokunduğu için canlanmış, ruh sahibi olmuş maddenin taşıdığı hatıralardı.” Ilgın da kendi zamanlarını kaybetmemiş ve kaybetmemeye ahdetmiş küçük bir şehirdi aslında. Ona bu gücü en çok veren hatıralardan biri de Lala Mustafa Paşa Külliyesi’nin ta kendisiydi.

Cami, imaret, tabhane, kervansaray, şadırvan, sıbyan mektebi, hamam, iki han ve arastasıyla birlikte öyle bir kurulmuştu ki çarşının içine, öncesinde ve sonrasında civarına yapılan hiçbir eser, güzellik ve azamet bakımından onun parmağına su dökemedi. Bu, onunla ilk karşılaşmasıydı. Belki de o yüzden, semadan indirilip çölün ortasına bırakılan bir saray gibi geldi gözüne. Hâlbuki saraylardaki debdebe ve tekebbürden eser yoktu onda. Bilakis sadeliği, vakarı ve asaleti gözlerini kamaştırıyor; kubbesinden revaklarına, minaresinden şadırvanına kadar gördüğü her şey, bıkıp usanmadan saatlerce yanında kalabileceği hoşsohbet bir insan cazibesi veriyordu. Kıbrıs fatihinin emanetiydi Ilgın’a bu külliye. Çokları öyle tanıyordu Lala Mustafa Paşa’yı. O da bu unvanıyla birlikte yazdırmıştı kitabesine adını.

Bir sihirbaz gibi ellerini Osmanlı topraklarının üzerinde gezdiren ve değdiği her taşı bir şahesere dönüştüren Mimar Sinan’ın marifetli elleri, Ilgın’daki taşları da bu muazzam külliyeye çevirmişti demek. Onun eseri olan dört yüz kırk yaşındaki bu külliye, Anadolu’nun en mühim menzillerinden biri olmuş, bugün de kendisini ağırlıyordu. Kim bilir şimdi sırtını yasladığı bu duvardaki metal halkalara hangi paşalar, hangi şehzadeler, hangi şairler bağlamıştı atlarını. Kim bilir hangi derdine deva bulmak için yollara düşüp buralara kadar gelmişti hastalar. Kim bilir kaç hastanın derdini ve iniltisini dinlemişti sabaha kadar şu duvarlar. Orduların, yolcuların ve hacıların menzili olduğu kadar hastaların da menziliydi Lala Mustafa Paşa Külliyesi. Ilgın’ın şifalı suyunu duyup derdine derman arayanların ümit kapısı…

Kimi sıcacık suyuyla yıkanarak buluyordu şifasını, kimi içerek. Cüzzamlısından felçlisine, zatülcenbinden hafakan basanına kadar nice dertliye devaydı suyu. Koca Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat dahi nikris marazına yakalanmış; derdine hiçbir hekim ve hiçbir ilaç çare bulamazken, Allah’ın izniyle şifasını Ilgın’ın suyunda bulmuştu. Sıhhatine kavuşmanın şükrü olarak bu kaynak suyunun önüne bir havuz, üzerine de bir kubbe yaptırmıştı Mimar Celaleddin’e. Cenab-ı Allah’ın rızasını kazanmak ve cümle hastaların duasını almaktan başka bir muradı yoktu. Onun muradını, öz babasının vasiyeti belledi ve neredeyse otuz yıl sonra aynı kaplıcanın etrafını bir külliyeye çevirdi veziri Sahip Ata Fahreddin. O gün bugündür hiç kesilmedi kaplıcanın suyu; hiç eksik olmadı ziyaretçileri ve hastaları kapısından.

Duyduğuna göre Ilgın’ın adı da buradaki ılıcadan geliyordu. Bir rivayete göre de ilçenin etrafını saran küçük ve sevimli ılgın ağaçlarından. Matrakçı Nasuh’un ta on altıncı asırda Ilgın’ı resmettiği minyatüründe, pembe ve beyaz çiçekler açmış bu küçük ağaçları görünce, nenesinin sandığında aile hatırası olan çok eski bir mektup bulmuş gibi sevinmesi ondandı. Sonra öğrendi ki ne kışa ne de sonbahara yüz verir ve yapraklarını dökerdi bu ağaç. Kökünden sökülse bile kendini koyuvermez, su bulur bulmaz yine tutunurdu toprağa. Yine öğrendi ki bir tek kusuru vardı bu güzelin atalar nazarında, o da özünün olmamasıydı.  

***

Ilgın ağacına söz hakkı verilmiş, güzelliğiyle anlatmış metanetini ve sabrını. Koca Sinan’a söz hakkı verilmiş, taşı işleyerek anlatmış muazzam bir medeniyeti. Matrakçı Nasuh’a söz hakkı verilmiş, boyası ve fırçasıyla resmetmiş nice saadet anını. Sultanlara söz hakkı verilmiş, şehirler fethederek göstermişler kime hadim olduklarını. Ilgın’ın atalarına söz hakkı verilmiş, bunca uzemânın ve urefânın meclisinde söz söylemek hadsizliğini gösterenlerde cünunluktan bir eser vardır ve onun sözünün kıymeti yoktur, mealinde şu darbımeselle çekilmişler kenara: Ilgıncığın özü olmaz, deli kızın sözü olmaz.

(Bir Öyküsü Olan Şehir: Ilgın, Hazırlayan: Hamdi Turşucu, 2017, Kültür Bakanlığı Yayıncılık.)

YAZILAR KATEGORİSİNDEN...

dino-buzzati-792

Tatar Çölü, Dino Buzzati

...    Kaleye giderken yolda karşılaştığı Yüzbaşı Ortiz’le başlayan ilk düğümün akabinde, kaleden bir ân önce ayrılmak istediğini söylemek üzere gittiği Binbaşı Matti’nin odasından görünen kuzeydeki Tatar Çölü’nün manzarası gelir. Tüm direnmesine ve çırpınmasına rağmen kale, bir hırsız gibi ondan geçmişini çalar ve yerine kendisi geçer. Bir insanın günlük yaşamında sürekli tekerrür eden küçük olayların bile, insanı yaşadığı mekâna bağladığını anlatan bir sürü örnekten biridir sarnıcın sesi. Geceleri bütün kalenin koridorlarını dolaşan bu ses, ilk geceden Dragon’un uykusunu zehretmesine rağmen, daha sonraları ona sarılarak uyuyacaktır Dragon. ...

DETAY...

esenler-belediyesi-45700

Ballı Çeşme Şehri

Peşine taktığı haberi bir an önce yetiştirmek için tozu dumana katarak gelirdi rüzgâr. Şehrin meydanını bir güzel süpürüp herkesi etrafına toplar ve anlatmaya başlardı. Dağların arkasındaki ovaları, nehirlerin içindeki balıkları, ağaçların tepesindeki çocukları, kuyuların içindeki karanlıkları... Her şeyi anlatırdı. Hem de allaya pullaya...

DETAY...

karabatak-55-sayi-772

Can Bağı

... Bugün kimsenin beline şed bağlanmıyor. Dolayısıyla kimse kendini bir yere ait hissetmiyor; kalbinin ibresi bozulduğunda, o kuşağı bağlayan elin, onu geri almaya hakkı olduğunu bilmiyor. Kimsenin eline icazetname verilmiyor bugün. Dolayısıyla kimse, icra ettiği mesleğin esrarını, inceliklerini kendisine ulaştıran zatları tanımıyor ve onların duasıyla yola çıkmanın ne türlü bir saadet olduğunu bilmiyor. ...

DETAY...

2021. Copyright © Rahşan Tekşen.

Avinga | XML