Rahşan Tekşen

ANA SAYFA  »  RÖPORTAJLAR  »  Bugünün Söyleşileri   »  Şair ve Yazar Mustafa Özçelik

Şair ve Yazar Mustafa Özçelik

Mustafa Özçelik
Mustafa Özçelik

Mustafa Özçelik
Mustafa Özçelik

Karabatak-62
Karabatak-62

Karabatak-62

Sizin edebiyat sacayağınızın her bir köşesinde üç büyük isim var: Yunus Emre, Mehmet Akif ve Nasreddin Hoca. Eserlerinizi bu üç büyük zatın manevî ateşinde pişirmişsiniz. Bugünkü müktesebatınızın, müfekkirenizin oluşmasında katkısı olan bu manevî tadı bize anlatmak ister misiniz?

Evet, bu üç isim benim kahramanlarım, hocalarım, kutup yıldızlarım... Bunlara bir de Battal Gazi’yi ekleyelim. Şahsiyetimi, düşünce yapımı, hayata bakışımı büyük ölçüde onlar inşa ettiler. Yunus Emre bu topraklarda Hak ve halk sevgisinin, Nasreddin Hoca latifenin, nüktenin, Battal Gazi ise kahramanlığın sembol şahsiyetleridir. Mehmet Akif ise kendi döneminde onların sentezi diyebileceğim bir özelliğe sahiptir. Onda hepsinden izler bulmak mümkündür. Kişisel olarak onlarla olmak, onları okumak, onlar hakkında yazmak ve konuşmak beni çok mutlu eden hadiselerdir. Çok şükür hepsi hakkında kitaplar yazmak nasip oldu. Özellikle Yunus Emre konusunda ilkokul, ortaokul lise, üniversite öğrencileri seviyesinde kitaplar yayımladım. Böylece nesillerin bu büyük isim etrafında bir müşterek kimlik oluşturabileceklerini düşündüm.

Bu, aslında batıda da böyledir. Mesela İngilizler Şekspir’i her seviyede okurun okuyabileceği şekilde anlatmışlar. Millet olmak büyük ölçüde böyle bir şey. Ortak vatanınız, devletiniz olabilir ama ortak kahramanlarınız yoksa millet olma şansınız/imkânınız olmaz. Bunlar birleştirici değerlerdir. Şükür ki bu konuda şanslı bir milletiz. Tanpınar’ın ifadesiyle tarihimiz “büyük adamlar galerisi”dir. Bütün mesele onları doğru bir kimlikle bugüne taşımaktır. Biz bu tür şahsiyetlerle hemhal olunca diyelim Yunus Emre’den sadece şiir, Dede Korkut’tan hikâye, Mehmet Akif’ten son asrın hadiselerini vs. öğrenmiş olmayız. Önemli yazarlar/şairler bize dil, duyarlık, düşünce ve aksiyon anlamında da etki ederler. Önümüzde mürşid olup yol gösterirler. En zor anımızda onlardan hatırladığımız bir cümle yolumuzu aydınlatabilir, bizi düştüğümüz yerden ayağa kaldırabilir. Şahsen bu isimler benim için öyle oldular. Onlarla ilgili diğer yazarlara göre daha diri tutmaya, haklarında daha kapsamlı okumalar yapmaya çalıştım hep.

Kütüphanemdeki kitapların önemli bölümü bu isimlere ait eserlerden oluşmaktadır. Haklarındaki her şey mesela adlarına çıkarılmış bir pul bile ilgimi çeker, arşivime alırım. Bir isim sizin için bu kadar önemliyse inanın onlar da size o samimi, devamlı, istikrarlı okumalarımızdan dolayı kendilerini bir o kadar açıyorlar. Aradaki muhabbetin anlaşılması adına söylüyorum. Her gece göçmüşlerimize rahmet duaları okurken onların da adlarını anıyorum. Yani onlar, ailemden biri gibi oldular. Aramızdaki yakınlık böyle bir şey işte. Bu özel durumu oluşturan bir şey de onları çok küçük yaşlarda tanıma imkânı bulmam, aynı toprağın insanları olmamızdır. Nasredin Hoca’nın doğduğu köyle benim köyüm arası 14-15 km. mesafededir. Çocukluğum onun latiflerini dinlemekle geçti. Yunus Emre de çok uzağımızda değildi. Babaannemin söylediği ilahileriyle sanki evimizin içinde yaşayan biriydi. Battal Gazi ise köydeki yaşlıların kahvelerde hikâyelerini anlattığı bir destan kahramanıydı. İçeri giremezdik ama kapı, pencere önünde biz de o hikâyeleri dinleyerek büyürdük.

 1984 yılında “Yunus Emre”, 2018 yılında da “Anadolu’nun Manevi Irmağı Yunus Emre” adlı eserleri kaleme aldınız. Tabii bu iki eser arasında, Yunus Emre hakkında birçok kitap yazdınız. Hatta son konuşmamızda Yunus Emre ile ilgili mektuplardan oluşan bir kitap yazmak isterim, dediniz. Bu ukdenizden, bu mektuplardaki muradınızdan ve “Sizin Yunus”tan bahsedelim biraz da.

Bugüne kadar Yunus Emre ile ilgili altı kitap yayımladım. Onunla ilgili söz elbette bitmez. Kısmet olursan farklı Yunus Emre çalışmaları da yapmak niyetindeyim. Bunlardan biri de onu mektup türünün imkânlarıyla anlatmak. Bunu neden istediğime gelince; Yunus’un en bariz özelliklerinden biri samimiyetidir. Bize gönül diliyle konuşur ve içimize seslenir. Kendi halini, seyr ü süluk yolunda yaşadığı çileyi, aramayı, bulmayı, yalnızlığı, korkuyu, aşkı kısacası duygunun her halini en içte şekilde anlatır. Böylece yürümeye çalıştığı yolda ona yol arkadaşlığı yaparsınız. O da size yol rehberliği yapar. Yine onu okurken sohbet eder gibi bir hisse kapılırsınız. Sanki bir duyguyu yaşıyorsunuz ama ifade edemiyorsunuz. İşte o anda size tercüman olur. İşte mektup türüyle onu daha derinlikle okuma anlama imkânı bulabileceğimi, okuyucularında bu yolla onunla daha kolay tanış olabileceklerini düşünüyorum. Ondan bize mektubat tarzı bir eser kalmadı ama şiirlerini bize, hepimize yazılmış mektuplar olarak görebiliriz. Her bir şiirine bu gözle bakıp cevabi mektupta onun anlam ve söyleyiş dünyasına daha derinlikli nüfuz etme imkânı olur diye düşünüyorum.

Bir arzum da Risalet’ün Nushiyye üzerinde derinlikli bir çalışma yapmak. Zira bu eserin hak ettiği ilgiyi bugünkü kültür ortamında yeterince gördüğünü düşünmüyorum. Yunus dediğimizde akla daha çok divandaki lirik şiirler gelir. Bunlar “Gel gör beni aşk n’eyledi” diyen Yunus’un duygu hallerini anlatan ölümsüz metinlerdir şüphesiz. Ama bir de mürşid Yunus var. Onun bu yönünü Risalet’ün Nushiyye’de görmekteyiz. Yine bu soru çerçevesinde bir de edebiyatımızda Yunus’a dair dergilerde, kitap sayfalarında kalmış çok önemli yazılar var. Bunları Yunus’un nasıl algılandığının/anlaşıldığının o isimlere nasıl ışık olduğunun görülmesi için müstakil bir kitapta toplamak istiyorum. Burada bir kaçının adını anayım. Bunları okuduğunuzda eminim bunların neden kitaplaşması gerektiği fikrine siz de katılacaksınız. Mehmet Kaplan’ın Nesillerin Ruhu kitabındaki “Mukaddes Uçurum”, Yakup Kadri’nin Erenlerin Bağından kitabında yer alan “Yunus Emre”, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Edebiyat Üzerine Makaleler kitabındaki en güzel metinlerden biri olan “Yunus Emre” yazısı bahsettiğim türdeki üç önemli metindir. Bunlar, Yunus’u derinden kavrayışın örnek metinleridir.

 

(Röportajın tamamı için Karabatak Dergisi, 62. sayıya bakabilirsiniz.)

Bugünün Söyleşileri KATEGORİSİNDEN...

feriduddin-aydin-25670

Feridüddin Aydın

Türkiye’de 1980’li yıllara döndüğümüzde İslamcı kesimin bir tercüme atağında bulunduğunu görüyoruz. O dönemin tercümelerini ve mezkûr girişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu sorunuza cevap verebilmem için konunun özüne girmeden önce bir açıklama yapmam gerekiyor. Çünkü günümüz Türkiye’sinde korkunç bir din ve düşünce anarşisi yaşanmaktadır. Hemen hiç kimse İslam ile Müslümanlık arasındaki uçurumun farkında değil. Milyonlarca insan, mü’min olmak ile dindar olmak arasındaki farkı da bilmiyor.

DETAY...

karabatak-dergisi-projektor-21491

Rahşan Tekşen

İstanbul sizi nasıl ele geçirdi? Tesadüf zannettiğimiz veya “Haydi!” sesine uyup plansızca yaşayıverdiğimiz bir an sebebiyle makas değiştirebiliyoruz. Vardığımız menzil elimizdeki adresi tutmadığında, aslında her şeyin o mezkûr anda değişmeye başladığını anlıyoruz.

DETAY...

prof-dr-nurhan-atasoy-76486

Prof. Dr. Nurhan Atasoy

Herhangi bir insanın işini sevmesini aşkın bir şey öğrendik sizin hakkınızda. Fotoğraf makinesi almak için babanızdan kalan evi satmışsınız, doğru mu bu? Evet, sattım doğru. Bir daire sattım, o zaman Bostancı’da idik. Üniversite kütüphanesinde Abdülhamid albümleri vardır. Dokuz yüz albüm var orada. Otuz beş bin, otuz altı bine yakın fotoğraf var o albümlerin içinde.

DETAY...

ihsan-kabil-887

Sinema Yazarı ve Eleştirmeni İhsan Kabil

Dünya sineması arasında, İran sinemasının çok güçlü bir yeri var şüphesiz. İran, bu gücü neye borçlu? İran sineması, devrimden sonra üzerine entellektüelce günlerce kafa yorduğu biçim ve içerik tartışmalarından sonra, 1980’lerin ilk yarısından itibaren kendi dilini kurarak kimlik sorununda önemli bir mesafe kaydetmiştir.

DETAY...

2022. Copyright © Rahşan Tekşen.

Avinga | XML