Rahşan Tekşen

ANA SAYFA  »  RÖPORTAJLAR   »  Feridüddin Aydın

Feridüddin Aydın

Feridüddin Aydın
Feridüddin Aydın

Feridüddin Aydın
Feridüddin Aydın

"TERCÜME YAPARKEN ASLINDA HAYATI BİR DİLDEN ÖBÜRÜNE AKTARIYORUZ”

Türkiye’de 1980’li yıllara döndüğümüzde İslamcı kesimin bir tercüme atağında bulunduğunu görüyoruz. O dönemin tercümelerini ve mezkûr girişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu sorunuza cevap verebilmem için konunun özüne girmeden önce bir açıklama yapmam gerekiyor. Çünkü günümüz Türkiye’sinde korkunç bir din ve düşünce anarşisi yaşanmaktadır. Hemen hiç kimse İslam ile Müslümanlık arasındaki uçurumun farkında değil. Milyonlarca insan, mü’min olmak ile dindar olmak arasındaki farkı da bilmiyor. Bunlara girmeyeceğim, Çünkü konumuzdan uzaklaşırız. Ancak şunu söylemem gerekiyor. Sıkıntıya düşen insan, genelde mistikleşir, dindarlaşır, manevî bir sığınak aramaya başlar. Dolayısıyla suya düşenin yılana sarıldığı özdeyişinde ifade edildiği üzere kişi, genelde İslam gibi doğru bir sığınak yerine, bir yığınakla birlikte kendini bir tapınak karşısında bulur. Bu, bir türbe olabilir, bir şeyh olabilir, bir medyum, bir üfürükçü, bir iman pazarlamacısı da olabilir. Böyle bir ortamda ona ne sunulursa kabullenir.  

1980’li yıllarda halkımız, yoğun ideolojik çatışmalar ortamında büyük sıkıntılarla karşılaştı ve bunaldı. Bu yüzden manevî sığınaklar aradı. Fakat toplumu İslam’la tanıştıracak müslim, mü’min, cesur ve başarılı rehberler bulunmayınca birden ortalığı din tacirleri doldurdu. Bunlar, İslam’a ait binlerce Arapça kaynakları asırlardır terk edildikleri tozlu raflardan büyük bir süratle indirmeye başladılar. Bir tercüme furyası başlatıldı. Ne var ki Türkiye o tarihlerde buna hiç hazır değildi.

Nitekim Arap ülkelerinde büyük işler alan Türk inşaat firmaları, o zamanlar bir mütercim bulabilmek için Türkiye’nin altını üstüne getiriyor, işe yarayacak bir ayakçı tercüman bile bulamıyorlardı. Hatta bu şirketlerin yöneticileri o tarihlerde “mütercim” ile “tercüman” arasındaki farkı dahi bilmiyorlardı. İşte bu belirsiz ortamda biraz nasara-yensuru ezberlemiş medrese artıkları, ortalıkta allâme kesildiler. İslam’ın o nadide kaynakları, yayıncılar tarafından bu adamların ellerine tutuşturuldu. Bunlar hiçbir sorumluluk duymadan maalesef o eserleri sözde tercüme ettiler. Sözde Türkçe’ye kazandırdılar.

Bu tercümelere ne kadar güvenilebilir?

Size bir teklifle, bunun cevabını şöyle verebilirim: Türkçe edebî bir makaleden değil, basit bir böcek ilacına ait prospektüsten, yalnızca bir pasaj alın ve bu mütercim efendilerden birine verin. Ondan bu paragrafı Arapça’ya çevirmesini isteyin. Sonra bu tercümeyi ülkemizde misafir bulunan Suriyeli aydın birine gösterin ve onun size söyleyeceklerini sakın unutmayın! Bu konuya ilişkin birçok muammayı o zaman rahatça keşfedebilirsiniz.  

Bu enteresan açıklamalar için çok teşekkür ediyoruz. Peki hocalık sürecinize biraz değinsek... 2002 yılında Türkçe’den Arapça’ya Tercüme dersleri verdiniz ve biz de üç yıl süren bu dersleri takip ettik. Kimya, Matematik, Edebiyat, Sanat, Psikoloji vs. gibi birçok alanda metinler getiriyor ve bunları cümle cümle, hatta kelime kelime tercüme ettiriyordunuz. Derslerinizdeki bu çeşniyi neye borçluyuz?

Esasen hayatın tümü çeşnidir; hayat bir cümbüştür. Tercüme yaparken, aslında hayatı çeşitli alanlarıyla, çeşitli olayları ve fenomenleriyle bir dilden öbürüne aktarıyorsunuz. Eğer gerçekten bu aktarımı başarıyla gerçekleştirebiliyorsanız bu sizin iki konuda yetkin ve birikimli olduğunuzu kanıtlar. Birincisi, kullandığınız dilleri çok iyi düzeyde biliyorsunuz demektir. İkincisi de bu, sizin tercüme sanatında uzman olduğunuzu kanıtlıyor anlamına gelir.

(Röportajın tamamı için Karabatak Dergisi, 51. sayıya bakabilirsiniz.)

RÖPORTAJLAR KATEGORİSİNDEN...

prof-dr-ismail-kara-818

Prof. Dr. İsmail Kara

Cumhuriyet dönemi ve ideolojisi çokları gibi sizin hayatınızı da ciddi anlamda etkiledi. Fakat yazılarınızda ve söylemlerinizde hiçbir zaman mağdur edebiyatı yapmadınız, şikâyet edip durmadınız. Bilakis bunu faydaya, fırsata dönüştürmeye çalıştınız. Bunu nasıl başardınız, bunun bir bedeli oldu mu? Bunu da muhtemelen önce babamdan farkında olarak olmayarak öğrendim. O, şartlardan hiç şikâyet etmez, ne olup bittiğini çok iyi müşahede etmesine rağmen işine yoğunlaşırdı. Kötü durumun sebeplerini iyi gözlemlediği dışarıda değil içerde, içinde arardı. Sorumlu başkası değil kendisiydi. Vazifeyi yapmanın ve ahlâklı olmanın, maneviyatın başkalarını, dış dünyayı değiştireceğine inanırdı. Yine çocuk yaşta Nurettin Topçu hocayı tanıyınca ve giderek eserlerini anlamaya başlayınca ahlâk ve mesuliyet konusunda iç-dış meselesini sanki biraz daha fark ettim diyeceğim.

DETAY...

prof-dr-nurhan-atasoy-76486

Prof. Dr. Nurhan Atasoy

Herhangi bir insanın işini sevmesini aşkın bir şey öğrendik sizin hakkınızda. Fotoğraf makinesi almak için babanızdan kalan evi satmışsınız, doğru mu bu? Evet, sattım doğru. Bir daire sattım, o zaman Bostancı’da idik. Üniversite kütüphanesinde Abdülhamid albümleri vardır. Dokuz yüz albüm var orada. Otuz beş bin, otuz altı bine yakın fotoğraf var o albümlerin içinde.

DETAY...

karabatak-dergisi-projektor-21491

Rahşan Tekşen/Karabatak Dergisi-Pojektör

İstanbul sizi nasıl ele geçirdi? Tesadüf zannettiğimiz veya “Haydi!” sesine uyup plansızca yaşayıverdiğimiz bir an sebebiyle makas değiştirebiliyoruz. Vardığımız menzil elimizdeki adresi tutmadığında, aslında her şeyin o mezkûr anda değişmeye başladığını anlıyoruz.

DETAY...

prof-dr-hasan-akay-96487

Prof. Dr. Hasan Akay

Size göre yazmak nedir? Bir ifade biçimi, bir ihtiyaç, bir kaçış… Yazmak, sıraladığınız -ve ucunu açık bıraktığınız- maddelerin her biri için ayrı ayrı geçerli olabileceği gibi, hepsini (çünkü bunlar birbiriyle çelişen hususlar değildir) aynı anda kapsayan bir eylem de olabilir. Ancak tek kelimeyle söylemek gerekirse, diyebiliriz ki yazmak, bir varoluş biçimidir.

DETAY...

2021. Copyright © Rahşan Tekşen.

Avinga | XML