Rahşan Tekşen

ANA SAYFA  »  RÖPORTAJLAR   »  Kanunî Bekir Reha Sağbaş

Kanunî Bekir Reha Sağbaş

Kanunî Bekir Reha Sağbaş
Kanunî Bekir Reha Sağbaş

Reha Sağbaş
Reha Sağbaş

“TÜRKÇE'NİN GÜZEL KULLANILMADIĞI BİR MÜZİK TÜRK OLMAKTAN ÇIKAR."

Bakmak ile görmek arasındaki fark, duymakla dinlemek arasında da var. Bu durumda televizyon neyi kaldırdı ortadan?

Müzik dinlemenin sihrini... TRT’nin kurulduğu ilk yıllardan; daha birinci kanaldan bahsediyorum. Çok uzun sürmeden ikinci kanal açıldı ki TRT’nin ilk programlarında ben de vardım. Sonra üçüncü, dördüncü, beşinci kanallar açıldı. Bu kanallar arttıkça söylediğim gerçek hiç değişmedi. Hakikaten musiki dinlemenin büyüsü; onu dinleyenlerin zihnindeki tahayyüller ortadan kalktı. İşin içine görsellik karışınca bu sihir bozuldu. Çünkü musiki, ağızdan çıkan ve kulakla dinlenen bir şey. Çok iyi bir müzik dinleyecek olsak, hatta konsere gitsek; işin içine göz dâhil olduğu zaman nasiplenme oranı çok azalır. Çünkü devreye konser salonu gibi bir mekân unsuru girer. Keza seyircilerin çokluğu, kalabalıklığı da sair bir unsurdur. Yalnızca dinlenmesi gereken, semaî olan bu sanatın büyüsü görsellikle tamamen bozulmuştur. Sanatçı sahneye çıktığı zaman onun ne okuyacağı, nasıl okuyacağı hiçbir zaman düşünülmez. Üzerine hangi kıyafeti giydiği çok daha öne geçer; saçı nasıl, kaşı nasıl, boyu nasıl, endamı nasıl, davranışları nasıl… Bundan sonra musiki bir gösteri sanatına dönüşür.

Aslına bakarsanız, ciddi müziğin hakikaten ortadan yok olmaya başladığı dönemi, bu dönem sayabiliriz. Daha önce bizim takdirle dinlediğimiz, bugünle kıyas edilemeyecek kadar iyi bulduğumuz müzikler, bizim eskiye duyduğumuz hayranlıktan kaynaklanmıyor. Udî Yorgo Bacanos, kemanî Sadi Işılay, Mesut Cemil Bey, Münir Nurettin Selçuk, Safiye Ayla… O dönemde kim varsa hepsi için söylüyorum ki bugünle ölçülemeyecek kadar yüksek müzisyenlerdi. Neden? Çünkü onlar müziği müzik olsun diye yapıyorlardı.

Hulasa, televizyon unsuruyla beraber müziğimiz çok fena bir kırılma yaşamış, bugün itibariyle de çakılma seviyesine gelmiştir. Türk musikisine sahip çıkıyoruz, Türk musikisinin okullarını açtık, konservatuarları birden otuza çıkardık, artık Cemal Reşit Rey’de Türk musikisi konserleri verilebiliyor diyerek kendimizi Türk musikisine sahip çıkıyor gibi göstermekten de hiç vazgeçmiyoruz. Bunların hiçbirisi bizi sevindirecek meseleler değil.

Mesela Cemal Reşit Rey’e Türk musikisinin girmesi ne kadar sevinilecek bir hadise, değil mi? Hayır, hâlbuki öyle değil! Hakikat, Türk musikisi açısından hiç de böyle olmadı. Güya Türk musikisine büyük bir hizmet yapıldı ve İstanbul gibi büyük bir metropolde, tek ciddi musiki salonunda Türk musikisine yer verildi. Hâlbuki musikimiz son otuz seneden dolayı o kadar perişan hale gelmişti ki çok iyi hazırlanmış kuartetler, kentetler, oda orkestralarının yanında zavallı duruma düştü. Dünya çapında insanlar geliyordu Cemal Reşit Rey’e ve orada bilmem ne musiki derneği, bilmem ne musiki korosu gibi senede sadece bir iki konser yapan insanlar temsil ediyordu Türk musikisini. Bakın bu sevindirici haber, Türk musikisini nasıl bir hale koydu! Türk musikisini nasıl zavallı bir duruma düşürdü!

Söylemek istediğim şey şu: İyi müzik yapın. Sonra CRR’de yayınlansın, değil mi? Hayır! Maalesef iyi müzik yapma ortamı kalktı. Neden? Çünkü iyi müziğin yerini ucuz müzik, ticarî müzik, piyasa müziği; arabesk, hafif müzik, melez müzik, dolmuş müziği gibi bir sürü müzik aldı. Hepsi de ticarî müziklerdi. Hiçbir kurala bağlı olmayan, ne söylerseniz hemen alıcı bulan müziklerdi. Kabaca arabesk diyoruz buna. Vaktiyle karşı çıktığımız bu müziği halk o kadar benimsedi ki artık karşı çıkacak durumda bile değiliz. Çünkü halk benimseyince, akan sular duruyor. Hâlbuki bu tam bir popülizmdir. Popülizm, halk dalkavukluğu demektir. Tabiî halkın sevdiğini, istediğini vermeye çalışacağız. Ama onun beğenmesi için tercihler yapabilmesi için alternatif üretmemiz lazım. İyi müzik üretmemiz lazım ki halk o ucuz müzikleri alıp dinlemesin. Hatta bırakın ucuza vermeyi, ücretsiz verelim ama daha iyisini verelim.

TRT’nin maksadı buydu; repertuar kurullarının oluşması, televizyonda kurulların oluşması… Fakat bu işi hiçbir zaman başaramadı. Ticarî müzik piyasası ne yapıyorsa, biz de aynısını yapalım ki tutulalım, zihniyetine kapıldılar ve bu hep böyle oldu. Bir zamanlar televizyonlara asla çıkarmayacağımız isimleri, artık her gün biz davet eder olduk. Hatta özel televizyonlar kurulmaya başladığında TRT’nin hükmü tamamen ortadan kalktı.

TRT, on beş bin kişilik personeliyle iki yüz kişilik bir televizyon stüdyosunun yaptığını yapamaz haldedir. Ne kadar iyi bir şey yapmak isterse istesin başarılı olamıyor. Çünkü kötü mal, iyi malı her zaman kovar. Her kötü şey daha caziptir. Sağlıkta da böyle; en zararlı yiyecekler, en lezzetli şeylerdir. Hazır yiyecekler, özellikle içine katılmış iştah arttırıcılarla daha fazla tercih edilir ama insanlığın başına bir beladır. Kötü müzik de böyle... Önüyle sonuyla milletimizin başına bela olmuştur. Bütün popüler müzikler için bunu konuşabiliriz. Neden? Çünkü onlar müziği sadece müzik yapmak için değil, kendi isimlerini ve maddî ihtiyaçlarını karşılamak ya da şöhrete ulaşmışlarsa onu korumak için yaparlar ve bu kısır döngü bir türlü bitmez. Belki bugün Türk sanat müziği dinleyicisi inanılmaz derecede çoğalmıştır ama artık o Türk sanat müziği dediğimiz şey, ne Türk’tür ne sanattır ne de müziktir. Allah için bu böyledir.

(Röportajın tamamı için Karabatak Dergisi, 42. sayıya bakabilirsiniz.)

Bugünün Söyleşileri KATEGORİSİNDEN...

mustafa-ozcelik-877

Şair ve Yazar Mustafa Özçelik

Sizin edebiyat sacayağınızın her bir köşesinde üç büyük isim var: Yunus Emre, Mehmet Akif ve Nasreddin Hoca. Eserlerinizi bu üç büyük zatın manevî ateşinde pişirmişsiniz. Bugünkü müktesebatınızın, müfekkirenizin oluşmasında katkısı olan bu manevî tadı bize anlatmak ister misiniz? Evet, bu üç isim benim kahramanlarım, hocalarım, kutup yıldızlarım... Bunlara bir de Battal Gazi’yi ekleyelim. Şahsiyetimi, düşünce yapımı, hayata bakışımı büyük ölçüde onlar inşa ettiler. Yunus Emre bu topraklarda Hak ve halk sevgisinin, Nasreddin Hoca latifenin, nüktenin, Battal Gazi ise kahramanlığın sembol şahsiyetleridir. Mehmet Akif ise kendi döneminde onların sentezi diyebileceğim bir özelliğe sahiptir.

DETAY...

prof-dr-nurhan-atasoy-76486

Prof. Dr. Nurhan Atasoy

Herhangi bir insanın işini sevmesini aşkın bir şey öğrendik sizin hakkınızda. Fotoğraf makinesi almak için babanızdan kalan evi satmışsınız, doğru mu bu? Evet, sattım doğru. Bir daire sattım, o zaman Bostancı’da idik. Üniversite kütüphanesinde Abdülhamid albümleri vardır. Dokuz yüz albüm var orada. Otuz beş bin, otuz altı bine yakın fotoğraf var o albümlerin içinde.

DETAY...

karabatak-dergisi-projektor-21491

Rahşan Tekşen

İstanbul sizi nasıl ele geçirdi? Tesadüf zannettiğimiz veya “Haydi!” sesine uyup plansızca yaşayıverdiğimiz bir an sebebiyle makas değiştirebiliyoruz. Vardığımız menzil elimizdeki adresi tutmadığında, aslında her şeyin o mezkûr anda değişmeye başladığını anlıyoruz.

DETAY...

prof-dr-mustafa-s-kacalin-44747

Prof. Dr. Mustafa S. Kaçalin

Bir kültürde önce musiki ölür. İnsanlar kendi musikisinden zevk almıyorsa, bitmiştir. Yapacak bir şey yok. Ondan sonra mecazlar ölür. Yani sen bir nükte yaparsın, anlamaz, dur ben onu bir düzelteyim, der. Bitti! Yandı gülüm keten helva… Musiki ölür, mecazlar ölür, en son dil ölür. Şimdi Türkçede mecazların ölümünü yaşıyoruz. Mecazlar yok. Musiki zaten yok. Düğünde La Comparsita’yla dans ediliyor. Mesela gelin damat, salona rast peşrevle girmiyor. Harmandalı Zeybeği’nden zevk alınmıyor. Bu şimdi çok köylü kalır, deniyor. Herkes yer, içer, ıkınır, tıkınır, en sonunda Harmandalı türküsünü de söyleyebilirsin. Musiki ölmedi mi? Musiki öldü. Ama bin yıllık tarihimiz var diye hamaset yapıyoruz, o ayrı. Musiki yaşayacak. Türk musikisi yaşayacak. Ya türküyü seveceksin ya şarkıyı seveceksin ya ninniyi seveceksin. Başka yolu yok.

DETAY...

2022. Copyright © Rahşan Tekşen.

Avinga | XML