ANA SAYFA » KIRK BİR KERE İSTANBUL » Kırk Bir Kere İstanbul'dan Seçmeler » Atıf Efendi Kütüphanesi
İKİ SAHTİYAN ARASINDA
...
Üzerime tek bir harfin, tek bir nakşın emanet edilmediği avare bir kâğıttım. Ak paklığımdan olacak, adam olur, dediler benim için. Biraz renk gelsin diye yüzüme, dağlardan toplanmış envai çeşit çiçeği kaynatıp suyuyla cismimi, kokusuyla ruhumu yıkadılar. Ömrüm uzun, yüzüm aydın olsun için aharladılar. Kendi güzelliğime âşık olup kibirlenmeyeyim diye, mühreyle bir güzel dövüp ıslah ettiler.
Yüzümdeki renge, alnımdaki ışığa vurgun bir hattat, eliyle sıvazlayıp sağ dizine yatırdı beni. Kıvamını bulunca mürekkep, kamış raks etmeye başladı üzerimde. Lâkin, her kelimenin sonunda muhtaçtı mürekkebe. Hamd u sena ile yapılan bir girizgâhın ardından, evvelce kimselere söylenmemiş sırların mahremi oldum günlerce. Bir tek kelime dahi yere düşüp çiğnenmesin diye, altınla zencerek geçti bir müzehhib her sahifemin kenarına. Hatailerin, pençlerin el ele tutuştuğu rengârenk bir demet çiçek işledi serlevhaya. Kendi ömürlerinden günler, geceler akıp geçti benim ömrümü uzun etmek için. Nar suyu, meşe pelidi, soğan kabuğu, ceviz, şeftali yaprağı, hatme çiçeği… Hangisini münasip gördüyse boyayıp deriyi, hiç üşümeyeceğim bir kapak hazırladı mücellit bana. Ve altınlar ezip öylece nakşettiler adımı sahtiyana.
Metnin tamamı için: Kırk Bir Kere İstanbul, Şule Yayınları, 2013, sf. 17-24.
1980’de Sahaflar Çarşısı yeniden tanzim edildi. Dükkânların üzeri kapatıldı, avluya taşlar döşendi, ortaya küçük bir bahçe yapıldı ve çeşme kondu. Sahaflar, sadece ders kitapları, testler, hediyelik eşyalar satan bir kitap çarşısı olarak idrak edildiği günden beri de içi çıkarılmış bir cevize döndü.
Kütüphaneye tayin edilecek ilk hafız-ı kütüb, bugünün ifadesiyle diğerlerinin müdürü olacaktır. Günlüğü seksen akçeye gelecek, kütüphanenin meşrutasında ikamet edecek, vazife mahallini tenha koymayacak ve haftanın beş günü, her sabah öğrenci okutacaktır. Hulâsa bir ehl-i ilim ve sahib-i fazl kimesne hafız-ı kütüb-ü evvel olabilecektir.
Loti, çok eski ağaçlardan mürekkep bir ormandan mermer beyazlığı ile çıkan mukaddes cami ve sonra muzlim renkler taşıyan ve içine mermer parçaları serpilmiş cesim mezarlıkları ile bir ölüm şehri olan hazin tepeler, diye tarif eder Eyüp sırtlarını.
Açılan her çömlekten, küfeden farklı bir kokunun yayıldığı; her kokunun başka bir derde deva olmak için sahibini aramaya koyulduğu yerdi burası. Bir avuç amber kabuğu almaya gelirdi cenazesi olan. Tütsü olarak yakardı amber kabuğunu ki Rahmet-i Rahman’a güzel kokularla uğurlansın yolcu. Kimi aktarın başına varır; taş döken, kum söken bir ilâç sorardı.