ANA SAYFA » KIRK BİR KERE İSTANBUL » Kırk Bir Kere İstanbul'dan Seçmeler » Yahya Efendi Dergâhı
BUYUR ÂŞIK
...
Güneşi bile unutmuş toprak, gül vermeyi öğrenir onun elinde. Saçlarının telleri birbirine karışmış ağaçlar, kendilerine çeki düzen vermeyi… Gözleri de hayran bırakır tekke böylece, gönülleri olduğu kadar. Kapısından misafir eksik olmaz. Yemeğini yemeden, şerbetini içmeden kalkıp giden olmadığı gibi. Bu kapıya gelip de sadakasını almayan bir fakir yoktur. Bu kapıya gelip de duasını almayan bir tek fakir: Vezirler, paşalar, divan erbabı, esnaf, halk… Hatta sütkardeşi bile. Kapısına gelen hiç kimseyi geri çevirmez. Hiç kimseyi bir diğerinden ayırt etmez. Zira tekkeye gelen herkes bir tek sıfatla davet edilir içeri: Buyur âşık! Buyur sohbete!
Bir sohbet kurulur, bir sohbet dağılır. Derken sütkardeşin vefat haberi gelir tekkeye. Babasının ölümüyle tahta geçen II.Selim’in yanına varıp onu gölgesinin altına alır Yahya Efendi. Genç sultanın sultanı olur. Ne var ki kendisi de yolculuk hazırlığı içindedir: Hep gelenler yâne yâne geldi gitti dünyadan/Şimdi nevbet bâne değdi döne döne yâneyim, diyerek yapar hazırlığını. Kendi elleriyle kazar kabrini. Kurban bayramına rastlar yolculuğu ve bir an önce Rahmet-i Rahman’a kavuşmak için tekkesinin kapısını bile kilitlemeden çıkar gider. Zira gittiği yerde ne tekkenin kıymeti vardır ne sarayın. Oysa bunu nereden bilsin, cenazeye katılacak kalabalıktan istifade etmek niyetiyle o günkü ücreti arttıran kayıkçılar!
...
Metnin tamamı için: Kırk Bir Kere İstanbul, Şule Yayınları, 2013, sf. 57-65.
Kitaplar kadar onları yazan, yazdırtan yahut buraya emanet edenlerin de müşterek korkusudur bunlar. Bu yüzden olacak, kitapların ilk sayfalarına “Ya Kebîkec!” yazardı eskiler. Kebîkec, kitap kurtlarının kendisinden korktukları bir melekti rivayete göre veya kitap kurtlarının şeyhi. İlk sayfada bu nidayı gören gören kurtlar, korkularından ve saygılarından yaklaşamazlardı kitaba.
Köprüden geçmek isteyen herkes hâlâ müruriye vermek zorundadır. Aksi halde köprü tahsildarlarından herhangi biri kendisine musallat olup onu cümle âleme rezil rüsva edebilir. Bu beyaz entarili memurlar öyle acımasız, öyle zorba zevat olarak bellenmiştir ki onlar hakkında nice mizahi resimler çizilmiş, yazılar yazılmıştır.
Yıl 1754. Aylardan Aralık. Külliyesine altı yıl bağışlayan, Saliha Sultan’dan doğma I.Mahmut, Şehsuvar Sultan’dan doğma kardeşi III.Osman’ın fermanıyla kendi külliyesine değil, Yeni Camii Türbesi’ne defnedildi. Haksızlığı göre göre padişah buyruğu karşısında lâl oldu diller. III.Osman’ın, abisini kendi külliyesine defnettirmemedeki gerçek maksadı, abisinin ölümünden bir yıl sonra anlaşıldı.
Posta tatarı denilince bıyıkları burulu, sakalları taralı; kolları yırtmaçlı cepkeni, geniş şalvarı ve parlak çizmeleriyle nazif esvaplı bir ulak canlanırdı zihinlerde. Yana yıkılan uzun kalpağı, üzerine sardığı çiçekli yemenisi, gümüş kakmalarla süslü eğer takımı ve kehribar ağızlığıyla, at sırtında çakı gibi duran, güçlü kuvvetli bir âdemdi.